DEMOKRASİ SİYASET STRATEJİ

Tanım

Demokrasimizim Gelişimi Özgürlüklerin güvence altına alınması milletimizin mutlu ve refah içerisinde yaşamasını sağlayacak en önemli meselemizdir


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

ASKERE KİM DÜŞMAN

Asker düşmanı kim?..



Ben asker düşmanı mıyım?
Hayır.
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, orduya ve onun mensuplarına ne diye düşman olayım ki? Düşman olmak için aklımdan zorum olması lazım.
Yazın bir kenara:
Askeri eleştirmek, asker düşmanlığı değildir.
Modernleşme tarihi içinde, demokrasiyi kesintiye uğratan darbelerde ya da örneğin Kürt meselesinde, Kıbrıs'ta askerin rolünü eleştirel olarak düşünmek asker düşmanlığı değildir. Tarihi ve bugünü yerli yerine oturtmaya çalışmaktır. Türkiye'nin barış ve demokrasi içinde nasıl daha güzel yaşayabileceğinin yollarında yürümektir.
Herkes gibi, her kurum gibi askerin de günahları ve sevapları var.
Cumhuriyet öncesi ve sonrasındaki Batılılaşma süreci içinde asker olumlu roller üstlendiği gibi, olumsuz sonuçları bugünlere kadar gelen aşırılıkları da beslemiştir.
Bunlardan biri 'Kürt sorunu'dur.
Bu konu hep askerin tekelinde kalmıştır. Ve bu tekel durumu, bugünlere kadar sarkan olumsuzlukların kapısını açmıştır.
Kürt dilinin, Kürt kimliğinin bastırılması değil midir, Türkiye'nin maddi ve manevi bakımdan bugünlere kadar kanamasına yol açan?
Örneğin, 12 Eylül döneminde Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde yaşananlar değil midir, PKK'nın şiddet ve terörünün parlamasına büyük katkı yapan?
Bunlar aşırılık değil miydi?
Hata değil miydi bunlar?
İnsan hakları ihlâli değil miydi?
Şunu her zaman belirttim:
PKK'ya karşı verilen mücadele haklı ve meşru bir mücadeledir; bu açıdan şehit ve gazilere saygı elbette gösterilmelidir.
Ama yalnız bunları vurgulamakla yetinmedim. Aynı zamanda bu mücadelede yanlışların varlığını, hukuku ve insan haklarını hiçe sayan uygulamaları da söyledim, yazdım.
Bugün de farklı düşünmüyorum.
Başlangıçtan bu yana eğer hep doğru olanlar yapılmış olsaydı, seksen yıl sonra bu sorun hâlâ kanamaz, Türkiye'nin birliğini, barış ve huzurunu zedelemeye devam etmezdi.
Öyle değil mi?
Kürt meselesi deyince, andıç skandalını nasıl unutabiliriz? Bu hukuksuzlukta askeri eleştirmeden olur mu? Bunun gibi, Susurluk gibi korkunç bir hukuk boşluğunun yaratılmasında askerin payı yok mu?
Onun içindir ki:
Şehit ve gazilere de saygının, dağlarda savaşanlara da manevi desteğin ağırlıklı parçası, yanlışları eleştirmek, yanlışları kabullenmek ve onların tekrarını önlemekten geçer. Evet öyledir. Yoksa çabalar boşa gider.
Ya askeri darbeler...
Türkiye'nin altmış yıllık çok partili siyasal tarihi askeri darbe ve müdahalelerle yaşandı.
Sormak lazım:
Suç hep 'sivil'lerde miydi? Sütten çıkmış ak kaşık mıydı 'asker'ler?
Elbette değillerdi.
Bu darbeler yüzünden Türkiye çok değerli zamanlarını heba etti. Her seferinde yeni kavga ve istikrarsızlık tohumları ekildi siyaset toprağına. Bir darbe, bir sonrasını hazırladı. Demokrasi ve hukuk devleti gecikti. Ekonomide nal topladık. Yunanistan'dı, İspanya'ydı, Portekiz'di, hepsi bizi solladı gitti.
Darbeleri eleştirmek, tarih içinde yerli yerine oturturken askeri de eleştirmek, hiç asker düşmanlığı olabilir mi?
Alalım Kıbrıs'ı.
Evet, asker kan döktü, şehit verdi Kıbrıs'ta da. Kıbrıs Türkleri bu sayede uçurumun kenarından döndü, bir 'etnik temizlik'ten kurtuldular.
Ancak belirtmek gerekir:
Kıbrıs'ın bir sorun olarak çözümsüz kalmasında asker de pay sahibidir.
Bir yandan askerin hükmedici katılığı, öte yandan sivil hükümetlerin siyasal iradesizliği, zaman içinde Kıbrıs'ı maalesef Türkiye'nin kamburu yapmış, hatta bazı temel sorunların anası haline dönüştürmüştür Kıbrıs'ı.
Geçelim.
Bu ülkede 'Komünizm' dendi, 'Şeriat' dendi, 'bölücülük' dendi darbe yapıldı. Soğuk Savaş böyle yaşandı. Yeni bir yüzyıldayız. Türkiye'ye hâlâ soğuk savaş gözlükleri ile bakılabilir mi?
Ne yazık ki Soğuk Savaş döneminin bazı kötü alışkanlıkları bugün hâlâ devam ediyor. Oyunu demokrasinin kuralına göre oynamak istemeyenler var.
Çeteler, derin komplolar...
Derin devlet iddiaları...
Kimi, bölücülüğü öne sürüyor.
Kimi, İslamcılığı...
Bütün bu oluşumların içinden, orasından burasından sık sık asker kişiler de çıkıyor. Birtakım oyunlarla Türkiye'ye kriz halleri şırınga edilmek isteniyor, hatta ediliyor.
Bir oyun oynanıyor!
Tehlikeli bir oyun.
Ne yazık ki öyle.
İşlerin bugün bu noktaya gelmesinde AKP ile hükümetinin payı, evet, var; kuşku uyandırıcı ve çanak tutucu bazı yanlışları var.
Ama mesele sadece bu değil.
İstikrar ve demokrasi eğer bu güzel ülkenin parlak bir geleceğe doğru yol almasında iki temel önşartsa, herkesin aklını başına toplaması lazım.
Yalnız sivilin değil, askerin de...
Çünkü Çankaya savaşları falan derken, Türkiye yeniden tehlikeli sulara çekilmek isteniyor.
Bütün bunları belirtmek de asker düşmanlığı değildir.
Bu böyle biline.
Tam tersine, türlü çeşitli gerekçe ve oyunlarla askeri demokrasi dışına çekmeye çalışmaktır, esas asker düşmanlığı...
Üçüncü yazı yarına.

 

Hasan CEMAL

Milliyet


Tarih: 03:59, 7/6/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

DERİNLERDEKİ DEVLET

Derin devlet!



Türkiye'de derin devlet deyince, akla Susurluk gelir.
Nedir Susurluk?
Özetle:
Devletin hukuk dışına çıkmasıdır.
Devletin kendi varlığına karşı tehlike olarak gördüğü kişi ve örgütleri, hukuk dışı yöntemlerle etkisiz kılması, temizlemesidir. Bu amaçla kanun kaçaklarını, suçluları, hatta katilleri kullanmasıdır. Onlara siyasi cinayetler işletmesidir. Bunun için suç örgütlerinden, mafyadan yararlanmasıdır.
Susurluk deyince şu da vardır:
Devlet adına kirli işler yapanlar, bir süre sonra çeteleşme yoluna giderler. Sırtlarını dayadıklarını devlet gücünü kullanarak kendilerine menfaat alanları yaratırlar. Devletin içinden de ortak edinirler ve hukuk dışılığın avantaları ortaklaşa yenir.
Susurluk budur.
Hukukun katledilmesidir. Türkiye, Susurluk gibi çok derine giden bir hukuk boşluğu içinde korkunç acılar yaşadı. Cinayetlere sahne oldu.
Bir başka soru:
Susurluk, derin devlet mi?
Hayır. Susurluk için hukuktan yoksun olan, kendini hukukla bağlı saymayan bir derin devlet türü denebilir.
İleri demokrasilerin de derin devleti vardır. Ama kendini hukukun dışında görmez, hukukla bağlı sayar. Seçilmiş meclislerin denetimi altındadır.
Demokrasilerde de derin devletin bazen kirli işlere karıştığı olur. Bunun örnekleri vardır. Ama yakayı ele verdiği zaman kendisinden bunun hesabı sorulur, cezasını görür. Yani lafta kalmaz ve nereye kadar gidilecekse, oraya kadar gidilir.
İşte bizde olmayan budur.
Bizde hukuk çok fazla derdi değildir derin devletin. Hukuktan ve seçilmiş otoriteden bağımsız davranır. Meclisleri, hükümetleri çok fazla takmaz.
Kendi başına buyruktur.
Derin devlet adına suç işler ama kahraman ilan edilir kimileri de. Suç işler ama vatansever ilan edilir.
Bizim derin devletle ileri demokrasilerdeki derin devletin farkı bu iki noktadan kaynaklanır: Hukuktan ve seçilmiş otoriteden bağımsız ya da başına buyruk davranabilmek...
1990'lı yılların sonlarında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı yapan Bülent Orakoğlu bu konuda şöyle diyor:
"Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde oturmuş bir derin devlet vardır. Ama bu derin devlet çok ciddi olarak parlamentonun kontrolündedir. Derin devletin görevi, kendi vatandaşlarını sıkıntıya sokmak, onu bunu vurmak, hükümetleri götürmek değildir. Türkiye'de derin devletin, halkın ve ülkenin çıkarları için mücadele ettiğine ben inanmıyorum. Eski bir NATO yapılanması bu. Bu yapılanmanın çok büyük bir güce ve paraya sahip olduğu iddia ediliyor. Ben de öyle tahmin ediyorum. Bu ülkede hangi olaya el atsanız bir çete bağlantısıyla karşılaşıyorsunuz. Bence devletin bu tür oluşumlarla mücadelesi zayıf." (Neşe Düzel röportajı, Radikal, 29 Mayıs 06, s.6)
Bunun nedenini ise şöyle açıklıyor:
"Çetelerle mücadele etmek için siyasi irade yok. Oysa gerekli birimler oluşturularak, hiçbir kurumdan ve kişiden çekinmeden çetelerin içinde kim varsa, sonuna kadar gidilmesi gerekir."
Evet, sonuna kadar gitmek!
Ve devlete hukuk götürmek...
Devlete demokrasi götürmek...
Bunun için gerekli siyasal irade, siyasal kararlılık, siyasal yüreklilik var mı?..
Hiç akıldan çıkarmayın:
Devlete hukuk ve demokrasi götürmek yalnız iktidarın değil, eğer demokrasi ve hukuk umurundaysa, muhalefetin de öncelikli meselesidir.

 

Hasan Cemal

Milliyet


Tarih: 01:57, 1/6/2006
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

ORDU GÖREVE

İSMET İNÖNÜ'NÜN BİR SÖZÜ VARDI

"NAMUSLULAR NAMUSSUZLAR KADAR CESARETLİ OLMALI"ŞEKLİNDE

BU GÜNLERDE

"DEMOKRASİ SAVUNUCULARI DEMOKRASİ DÜŞMANLARI KADAR CESARETLİ OLMALI"

HALK İRADESİSYE İKTİDAR OLMALARI MÜMKÜN OLMAYANLAR

HALKTAN HİÇ BİR ZAMAN DESTEK GÖREMEYENLER

UTANMADAN BÖYLE PANKARTLAR AÇMAYA CESARET EDEBİLİYORLAR . BÖYLE DARBE DESTEKLEYİCİLERİ VE ONLAR GİBİ HAREKET EDENLER TARAFINDAN ASILAN ADNAN MENDERES VE ARKADAŞLARI BU GÜN MİNNETLE ANILIRKEN DARBEYİ YAPANLARI İDAM KARARLARINI VERENLERİ HATIRLAYAN VARMI

 

"ÜLKELER , REJİMLER SİLAHLA ELDE EDİLEBİLİR AMA SİLAHLA YÖNETİLEMEZ

ADALETLE , EŞİTLİKLE İNSAN HAKLARIYLA YÖNETİLEBİLİR"

BU GÜNÜN DÜNYASINDA "PİNOŞELERE, POL POTLARA ,HİTLERLERE , STALİNLERE YER YOK OLSAYDI HEPSİ İKTİDARLARINI KORUYOR OLURLARDI


Tarih: 04:10, 30/5/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

"SALİH MEMECANDAN" SÜLEYMAN DEMİREL'E

DEMİREL YENİDEN YOLLARA DÜŞTÜ

BU SÖZLERİ BİRYERDEN HATIRLIYOR GİBİYİM

"DÜN DÜNDÜR BUGÜN BUGÜNDÜR"

"VERDİYSEM BEN VERDİM"

"YOLLAR YÜRÜMEKLE AŞINMAZ"

"KENDİM İÇİN İSTİYORSAM NAMERDİM"

 

 


Tarih: 01:29, 29/5/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

BU GÜN 27 MAYIS

ADNAN MENDERESİN SON MEKTUBU

 

Sizlere dargın degilim, sizin ve diger zevatin iplerinin hangi efendiler tarafindan idare edildigini biliyorum. Onlara da dargin degilim. Kellemi onlara götürdügünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes, hürriyet ugruna koydugu basini 17 sene evvel almadigimiz için sizlere mütesekkirdir. Idam edilmek için ortada hiçbir sebep yaok. Ölüme karar-i metanetle gittigimi, silahlarin gölgesinde yasayan kahraman efendilerinizce acaba söyleyebilecek misiniz ?

Sunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanilacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizii yine de 1950'de kurtarabilirdim. Dirimden Korkmayacaktiniz. Ama simdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes'in ölümü sizi ebediyete kadar takib edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna ragmen merhametim sizlerle beraberdir.

 

Bu gün 27 mayıs

tarih 26 Mayıs 2006

Taha Akyol Eğrisi Doğrusu Programı 

Hüsamettin Cindoruk'un 27 Mayıstan sonra meydana gelen olayları anlatıyor 

"Adnan Menderesin elleri ve kolları iki asker tarafından sıkıca tutulmuş

Yüzbaşı Rütbesindeki bir asker ülkeye 10 yıl başbakanlık yapmış bir şahsı insafsızca dövüyor"

bu resim kafamda canlanınca inanın o yumruklar ve o tekmelerin bana vurulmuş gibi hissettim

ve türkiyede askeri darbeler neden başarılı olur neden siyasetle uğraşanlar askeri darbelere boyun eğerler bunu düşündüm

siyasetle uğraşanların önlerine koyulan Merhum Adnan menderesin yukarıdaki fotoğrafı aslında herşeyi açıklıyor , belkide siyasilerde Adnan Menderes idam edildide ne oldu kaç vatandaş başbakanına sahip çıktı ,bu millet için idam edilmeye değermi ,şeklinde düşünmekte belkide haklılar .Bu fotoğraf siyasilere verilen bir mesaj ama ya takımları şampiyon olduğunda yollara çıkıp takımlarını destekleyen milletimiz , dış politikada olaylarında hemen tepki veren milletimiz ,"kahrolsun amerika, kahrolsun fransa "boykot yapalım bayraklarını yakalım şeklinde tepki gösteren milletimiz kendi oylarıyla seçtikleri insanlara neden sahip çıkmazlar , ona yapılanlar bize yapılmıştır neden bunu söylemezler ,işte bu yüzden bazen düşünüyorum biz demokrasiyi belkide hak etmiyoruz , bunun için mücadele edip jop yemeye, hapislere girmeye hazır değiliz belkide bunlara değer dediğimiz gün demokrasiye biraz daha yanaşaçağız .


Tarih: 02:23, 27/5/2006
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

SALİH MEMECAN

SON OLAYLARI AÇIKLAYAN EN GÜZEL KARİKATÜR DİYE DÜŞÜNÜYORUM -KİMİN ELİ KİMİN CEBİNDE BELLİ DEĞİL

KİM KİMİ NİYE VURUYOR

 


Tarih: 05:03, 26/5/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

SALİH MEMECAN

 

Susurluk ve Şemdinli'den bugüne....

Ülkede yine yer yerinden oynuyor. Sorun yine devlet şiddeti, yine hedef seçilen farklı kimlikler...

Bu bitmek bilmez oyun ne zaman ve nasıl sona erecek?

Birkaç yıl öncesine gidelim...

Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Susurluk davasının gerekçeli kararında, Susurluk'a ilişkin şu teşhisi yapıyordu:

"Emniyet teşkilatında görevli sanıkların terörle mücadele diye yola çıkıp, bir süre sonra yasaların kendilerine verdiği yetkileri tam bir sorumsuzluk içinde ve kendi çıkarlarını gözeterek, her türlü yasadışılığı meşru sayıp, amaçlarına ulaşmak için her yöntemi uygun yöntem olarak benimseyerek, yanlarına uyuşturucu kaçakçısı ile katliam sanığı ve hükümlüsünü de alarak tam bir dayanışma ve işbirliği içinde hareket edip çeteleşme sürecine girmeleri..."

Merkez medyada bu teşhis pek önemsenmedi...

Hatta aynı günlerde bazı gazetelerde Korkut Eken'le yapılan, Çatlı'dan Yeşil'e methiyeler düzen söyleşiler bile yayınlandı. Susurluk davasının gerekçeli raporu, o raporda sergilenen mantığı doğrulayan Kürtçe eğitim dilekçelerine "psikolojik harekat koyma" gibi adımların gölgesinde kaldı.

Oysa Türk devlet geleneğinin en mahrem noktalarını gözler önüne seren, "derin neşter darbesi" gibi bir etki doğurmuştu Susurluk skandalı.

Ancak, asıl resmettiği Batı'daki sistem içindeki lokalize "kontrgerilla" gerçeğinin tersine, Türkiye'de sistemin "kontrgerillalaştığı" gerçeğiydi.

Hukuk dışı ve gayri meşru olanı benimseyen, doğrulayan, tüm sisteme yayan, daha doğrusu resmi devlet politikalarının özü kılan bir geleneğe tekabül ediyordu, bu gerçek.

Susurluk aracılığıyla, Türkiye, bu gelenek ve bu anlayışla alabildiğine kaba, korkutucu ve çarpıcı biçimde yüzleşti.

Ama, manivelayı harekete geçiren yine devletti.

10 bin faili meçhul cinayete ulaşan dehşet politikaları, "istenilen sonuçları" verirken, karanlık figüranların elinde kontrolü zor ve zarar verici noktalara tırmanmaya da başlamıştı. Ve Susurluk skandalı, devletin ellerini yıkama çabası olarak geldi, gündeme. Sonra, basın devreye girince, çeteler ve çeşitli devlet kurumları birbirine düşünce, iş karıştı.

Kutlu Savaş raporu "Susurluk oyunu"nda perdeyi kapatırken, sistem başlangıç noktasına geri döndü.

Rapor bir yanıyla devlet adına devlet için yapılmış, devletin yenilenmiş, istenmeyenden arındırılmış yeni resmi politikaların ana güzergahını ifade eden, devlet adına yapılan bir tür ve ilk itiraftı.

Ama itirafın mantığı da ortadaydı...

"Otorite boşluğu ile münferit hadiseler mantığı üzerine oturan, daha doğrusu münferit hadiselerin otorite boşluğu yüzünden sisteme yayıldığı ve sistemi bloke ettiğini ima eden, Susurluk skandalının devlet politikaları ve yapılanmasıyla ilgili yönünü, devlet-birey-hukuk ilişkisiyle ilgili yanını tamamen rafa kaldıran, faturayı, ölmüş olanlara, kaçaklara ve birkaç görevliye çıkaran bir mantık..."

Sonuçta Susurluk çözüldü ama çözülmedi...

Mahkumiyetler verildi, münferit suçlar cezalandırıldı, hepsi o...

Sistem gerçeği, devlet yapılanması ortada kaldı, hatta sembolik olarak pekişti.

Bu sembolik haritaya hakim olanlar, dün bazı çetelerdi, bazen birkaç siyasi parti oluyor, bazen türlü kurumlar...

Arkasına saklandığı Devlet Memurin Muhakemat Kanunu'na işaret ederek Susurluk konusunda eleştiriye tuttuğumuz Mehmet Ağar'ın bir gün havaalanında karşılaştığımızda sarfettiği şu sözleri hiç unutmayacağım: "Ali Bey yine mangalda kül bırakmamışsınız. O kanun ne zamandan kalma biliyor musunuz? Ermeni tehcirinden kalma..."

Öz hiç değişmiyor...

Hukuksuzluk, keyfilik, cebir her yerde, her kritik toplumsal sorunda hüküm sürüyor...

Bugün olanlara bakın; ne demek istediğimizi anlarsınız...

Başbakan üzerine gideceklerini söylüyor...

Üzerine gidilmesi gereken sadece yapılar, kişiler, çeteler değildir...

Zaman zaman hükümeti de kuşatan bir zihniyettir...

 

Ali Bayramoğlu

Yeni Şafak


Tarih: 04:28, 26/5/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

CAN DÜNDAR

( TÜRKİYEDE DEMOKRASİYİ ÇETELERMİ TEHDİT EDİYOR YOKSA ÇETELERİ OLUŞTURANLARMI YUMURTAMI TAVUKTAN TAVUKMU YUMURTADAN )
 
 
Ergenekon mu?


1 Mart Çarşamba akşamı yurtdışına gitmek üzere kalabalık bir grupla Atatürk Havalimanı'ndaydık.
Son kontrolden geçerken bir özel güvenlik görevlisi yanıma yaklaştı ve endişeyle şöyle dedi:
"Poliste arkadaşlarımız var. Mayıs ayında önemli siyasi cinayetler beklendiğini söylüyorlar."
Kulağımızda bu "kanlı ihtimal"le yola çıktık.
Aslında herkes, cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça gerilimin tırmandırılacağını tahmin ediyordu.
Köşk, "son kale"ydi.
Ve son kalenin ele geçirilmesi ya da düşürülmemesi için her tür entrika beklenebilirdi.
Şimdi ise, beklenen "siyasi cinayet"in ardından bunun "kaleyi ele geçirmek isteyenler"in saldırısı mı, "kale"yi koruyanların provokasyonu mu olduğu konusunda top gidip geliyor.
Bu yüzden de, at izinin it izine karıştığı bu dönemde (özeleştiri yaparak söyleyeyim) herkesin dikkatli olması gerekiyor.
* * *
Dünkü Hürriyet'te, Celal Kazdağlı ile birlikte yazdığımız "Ergenekon" (İmge, 1997) kitabına atıf yapılarak Yüzbaşı Muzaffer Tekin'in ilişkiler ağı, "Ergenekon yapılanması" diye adlandırılıyordu.
Ergenekon'u kısaca hatırlayalım:
Avrupa'da 2. Dünya Savaşı'ndan sonra muhaliflerin (o dönem komünistlerin) iktidara gelmesini önlemek için kurulan "Gladio" adlı kontrgerilla örgütünün Türkiye'deki uzantısına "Ergenekon" deniliyordu.
Bu ismi, deniz subayı Erol Mütercimler'e, 12 Mart'ın sorgu üssü Ziverbey'in komutanı Tümgeneral Memduh Ünlütürk fısıldamıştı.
Onun verdiği bilgiye göre Ergenekon 27 Mayıs'tan sonra Pentagon tarafından kurdurulmuştu. Hükümetlerin, Genelkurmay'ın, bürokrasinin üzerindeydi. İçinde ABD'de özel harp eğitimi almış generaller, polisler, profesörler, gazeteciler de vardı. Çoğu "vatanı kurtarma" adına hareket ediyorlardı.
"Gladio Avrupa'da faili meçhul cinayetler, bombalı sabotajlar, kanlı saldırılar gerçekleştirdi. Bu eylemleri bazen solcuların üstüne atıyor, bazen de bu yolla halkın devlete bağlılığını artırmayı amaçlıyordu." ("Ergenekon", s. 14)
* * *
Şimdi Muzaffer Tekin'in (kendi kalbinin yerini bulmakta zorlansa da) eski bir komando olması, evinde (artık neredeyse her evde bir tane bulunan) "kozmik gizli Kırmızı Anayasa" bulunması, Susurluk faili Özel Harpçilerle bağlantısının saptanması, "Ergenekon"u yeniden sahne ışıkları önüne çıkarıyor.
Bu arada perde arkasında kıyasıya bir "enformasyon savaşı" yaşanıyor.
İlk 2 gün nasıl tetikçinin "şeriatçı" olduğuna inanmamızı sağlayacak istihbarat yağdırıldıysa, şimdi de "Susurluk bağlantılı bir provokatör" olduğuna dair bilgiler sızdırılıyor.
* * *
Burada önemli olan şu:
Eğer Erdoğan, cumhurbaşkanlığını engellemeye dönük bir "kanlı komplo" hazırlığını seziyor idiyse yapması gereken neydi?
Koruma isteyen Danıştay'a kol kanat germek değil mi?
Oysa o tersine, sert demeçlerle ortamı germeyi tercih etti.
Bu yüzden de "Katil kim?" sorusunda, seyircinin en kolay cevaba inanmasına vesile oldu.
Daha da önemlisi Erbakan'ın Susurluk'ta yaptığı gibi o da Şemdinli'de geri adım attı.
Ve Erbakan'a ağır bedele mal olan bir dersi sil baştan aldı:
"Avlayamazsan av olursun."
Anlaşılan şimdi aynı ilke Susurlukçular için geçerli.

 

Tarih: 02:05, 25/5/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

SALİH MEMECAN

DEMOKRASİNİN DÜZGÜN İŞLEYEBİLMESİ İÇİN

ADALETİN HERKES İÇİN OLMASI GEREKİR


Tarih: 01:39, 25/5/2006
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

MERHABA

 

Blogtaki ilk yazıma başlamadan önce, demokrasi adı altındaki sayfamızın amaçlarından söz etmek istiyorum bu sayfada demokrasiyi ,insan haklarını birey hak ve özgürlüklerini rejime toplumun gelişimine tehdit saymayan ve bu ilkelerin ülkenin ve toplumun dahada ilerlemesini sağlayacak unsurlar olduğunu anlatmaya çalışan yazarların çizerlerin düşünürlerin eserlerine yer vermeye kendimizle çelişmemek için bu fikirlerin karşıtlarınında savlarına da elimizden geldiğince yer vermeye

demokrasi ve özgürlüklerin öneminin toplum tarafından anlaşılmasına çalışacağız. Okurlarımızın herkonuda fikri desteklerini bekliyoruz .


Tarih: 01:20, 25/5/2006
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->